KÜBA

12.05.2012 – 19.05.2012 tarihleri arasında bir Karayipler ülkesi olan, fakir ama o kadarda mutlu insanların ülkesi Küba’daydım. Küba seyahatim benim için çok güzel bir deneyim oldu. Hayallerimde ki Dünya turunu artık yavaş yavaş gerçekleşiyordum, yaşadığım yerden ne kadar çok uzaklaşırsam bana o kadar çok gezme cesareti veriyordu. İlk seyahatlerimi, Avrupa’da ki başkentlere dolaşarak başlamıştım. Tek başıma Avrupa dışına çıkmak tabikide cesaret isteyen bir durumdu.
Ama artık şimdi Küba’daydım ve tek başımaydım, bu anlatılamaz çok güzel bir duyguydu, sanki zaman Küba’da 60 lı yıllarda durmuş ve bugünde Küba’da sanki 60 lı yıllar yaşanıyor gibiydi. Başta caddelerdeki o eski arabaları görmeye değerdi. Başkent Havana’nın ara sokaklarında kullandığım o eski chevrolet’i hareket ettirmek bile benim için çok güzel bir duyguydu.

Küba’da ki rotam; Varadero, Havana, Vinyales Vadi’si, Pinar del Rio, Parc National, Cienfuegos, Trinidad, Park Guanayara, Manaca Iznaga, Sancti Spirutus, Santa Clara ve tekrardan Varadero’ydu.

12.05.2012 günü Amsterdam’dan, Varadero’ya uçtum. O gün için Amerika’dan sonra ki en uzun uçuşumu gerçekleştirecektim. 9 buçuk saatlik bir uçuşumdan sonra Küba’nın bir sahil şehri olan Varadero’ya ulaşmıştım. Sonra kara yoluyla başkent Havana’ya geçtim. Havana’da bulunacağım süre 2 gündü. Önce iki gecemi geçireceğim Meksika Körfezi kıyılarında ki “Panorama Otel” ine yerleştim. Meksika Körfezi’nin kayalara vuran dalgalarının sesiyle geçirdiğim Havana’da ki ilk iki gecem hala hafızalarımda.
Havana’da kaldığım otelimden, tuttuğum bir taksiyle Havana’nın merkezine giderken cadde üzerinde Türkiye Cumhuriyeti’mizin Büyükelçiliği’nin bahçesinde dalgalanan Türk Bayrağı’nı görünce, taksi şoföründen durmasını rica ettim. Dünya’nın diğer bir ucunda şanlı bayrağımızı dalgalanırken görmek çok güzel bir duyguydu. Burada bir kaç poz aldıktan sonra Havana’da ki ilk durağım olan Devrim Meydanı’na hareket ettik.
Dünya’nın en ünlü alanlarından olan Devrim Meydanı’nda beni devrimci Che Guevara’nın ve Fidel Castro’nun sağ kolu Camilo Cienfuegos’un rölyefleri ile 140 metre uzunluğunda ki José Martí’nin anıtı karşıladı. Yaklaşık iki saat kadar bu meydanda kaldıktan sonra Havana’nın diğer bölgelerine gitmek için buradan ayrıldım.
Havana’da unutamayacağım en güzel anılarımdan bir taneside, eski Havana’nın bir arka sokağında 60’lı yıllardan kalma eski bir chevrolet’i kullanmak oldu. Çağırdığım 3 tekerlekli bisiklet taksileriyle eski Havana’nın sokaklarında dolaşmakta unutulmaz anılarımdan bir kaçıydı. Ayrıca ilk gecemde katıldığım salsa konserinde anlatılamaz güzel duygular yaşadım.
Havana’dan ayrılmadan önce; buraya kesinlikle uğramam gerek diye önceden not aldığım, Ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün, Havana’da Del Puerto Caddesi üzerinde ki bir parkta bulunan büstüne ziyaret ettim. Küba’da Atatürk’ten başka hiçbir yabancı devlet adamının heykelinin bulunmuyor olması, Atamızın ne kadar büyük bir devlet adamı olduğunu gösteriyor.

Havana’da ki ilk 2 günümden sonra istikametim, ülkenin batısında bulunan Pınar del Rio bölgesindeki, Dünya miras listesinde bulunan muhteşem manzarası bulunan Vinyales Vadisi’ydi. Bu muhteşem vadi manzarasında öküzlere ve ata binerek çok güzel anılarım oldu.
Sonrasında Cienfuegos şehrine hareket etmek için bu muhteşem doğa harikasından ayrıldık. Yol üzerinde her türlü çeşit çeşit hayvanın barındığı dev bir parka uğradık. “Parc National” da başta timsahlar olmak üzere her türlü hayvan ve bitki örtüsüyle iç içeydim. Bir ara orta boy bir timsahı elime alarak poz verdim. Parkta bu bölgenin geçim kaynağı olan şeker pancarı suyunu çıkarmada kullanılan aletlerle bizzat kendi ellerimle şeker pancarı suyunu çıkardım. Parkta ilerlerken karşıma çıkan bir müzik grubuna çelik üçgen çalgısıyla eşlik ettim.
Sonrasında Cienfuegos şehrine yol almak için Parc National’dan ayrıldık, yol üzerinde Karayipler Denizi’nde yüzme molası vermek için “Punta Perdiz” tesislerine uğradık. O muhteşem yeşilimsi mavi Karayip Denizi sularında yüzmek, yol yorgunluğum üstüne çok iyi geldi. Yarım gün kadar bu tesiste kaldıktan sonra, artık 3. gecemi geçireceğim Cienfuegos şehrine hareket ettik.
Fransızlar tarafından kurulan “Güneyin incisi” Cienfuegos şehrine akşam üstü ulaştık, otelime yerleştikten sonra hemen hava kararmadan çantamı alıp kendimi dışarıya attım, şehri daha yakından tanımak için bir bisiklet taksisiyle Malecon Caddesi’nden şehir merkezine doğru hareket ettik. Bir tarafımda Cienfuegos Koyu’nun manzarası, bir taraftanda kulağıma gelen salsa müzikleri vardı, sanki disko ve barlar yavaş yavaş hareketlenmeye başlıyordu. Ertesi gün sabah son kez Cienfuegos şehrini gezdik, önce kaldığım otelin karşısında bulunan Valle Sarayı’nı sonrasında Cienfuegos’un en işlek caddesinde gezinleyerek hediyelik bir kaç eşya satın aldım. Artık Cienfuegos şehrindenden ayrılma vakti gelmişti. Sıradaki istikametimiz pastel renkleri ve güzel evleri ile süslü Trinidad şehriydi.

Evet artık Küba’nın herşeyiyle doğal kalan fakir ama mutlu insanların şehri Trinidad’daydım. Küba seyahatim boyunca en beğendiğim yerleşim yerlerinden biri Trinidad oldu. Trinidad’ın taş döşeli dar sokaklarını karış karış gezdim. Burada bir ilkokulun sınıfına misafir oldum ve Küba’lı miniklerle aynı sırayı paylaştım. Trinidad şehrinden akşam üstü ayrıldık, istikametimiz Trinidad yakınlarında geceyi geçireceğimiz bir dağ kasabasında ki “Hotel Los Helechus” tu.
Ertesi günde buradan eski Rus kamyonetlerinin kasasında Escambraye Dağı’na tırmanış safarisi yaptık. Escambraye Dağı’ndan, Guanayara Nehri’nin eteklerine ulaştık. Guanayara Nehri El Rocio Şelalesi’yle bir göle dökülüyor. Bu muhteşem gölün tadını yüzerek çıkardım. Safarimizin dönüş yolunda “Pıla de Cafe” de kahve molası verip Küba kahvesinin aşama aşama nasıl hazırlandığına tanık oldum. Artık safarimizin sonundayız. Rus komyonetinin kasasında tırmandığımız Escambraye Dağı’ndan, yine aynı komyonetle otelimizin bulunduğu dağ kasabasına geri döndük. Ertesi günde Sancti Spirutus ve Che Guevara’nın mezarıyla müzesinin bulunduğu Santa Clara’ya hareket edecektik.

Küba’da ki son günümde Sancti Spirutus şehri yolu üzerinde önce Manaca İznaga Çiftliği’ne uğradık. Bu çiftlikte 45,5 metre yüksekliğinde bir köle izleme kulesi bulunuyor, bu çiftlikteki evlerde eskiden Afrika’dan getirilen köleler yaşıyormuş. Bu çiftlikten ayrılarak yolumuza devam ettik ve Sancti Spirutus şehrine ulaştık.
Sancti Spirutus şehrinde ise kısa bir çarşı yürüyüşü yaptık ve şehrin ünlü Yayabo Köprüsü’ne gittik. Sonrasında Küba’da ki son durağım olan Santa Clara şehrine hareket ettik.
Santa Clara şehrine ulaştığımızda ilk durağımız Ernesto Che Guevera’nın anıt mezarıyla, onun ve 1967’de Bolivya’daki çalışmaları sırasında öldürülen on altı savaşçı arkadaşının yattığı anıt kabri oldu. Anıt mezarının bulunduğu alandaki, Che Guevera’nın kolu kırık halini gösteren bronz heykelinide görüntüledikten sonra, Che Guevera’nın raydan çıkan trenini görmeye gittik. Olayın gerçekleştiği rayların hemen yanında kurdukları açık hava müzesini gezerek, o günler birebir gözlerimizde canlandı. Artık buradanda ayrılma zamanı gelmişti, istikametimiz ilk durağımız olan Varadero şehriydi.
Hiç bir zaman unutamayacağım, seyahat konusunda büyük deneyimler edindiğim, ufak ama geze geze doyamayacağınız ülke olan Küba’dan malesef ayrılma vaktim gelmişti. 9 Gün boyunca Karayiplerin incisi Küba Adası’nda tek başıma macera dolu günler geçirdim. Küba’nın her seyahat severlerin mutlak gidip görmeleri gerektiği yer olduğunu düşünüyorum ve kesinlikle tavsiye ediyorum.
Küba’dan Hollanda’ya yolculuğum Meksika üzerinden oldu. Önce Küba Varadero’dan, Meksika’nın Cancun şehrine bir saatlik uçuş sonrası ulaştım. Meksika Cancun’dan ise Amsterdam uçuşum 10 buçuk saat kadar sürdü. Geri dönüş yolunda Amerika – Florida – Atlantik Okyanusu kıyıları üzerinde türbülansa yakalandık, defalarca uçak yolculuğu yapmıştım ama böyle büyük ve uzun süre bir türbülansa maruz kalmamıştım. Tam pilotlar geri dönme kararı alabileceklerine anons etmişlerdi ki, türbülanstan kurtulduk ve normal bir şekilde sağ salim Amsterdam’a ulaştık. Bu korku dolu uçuşum sonrası bir yeni deneyim daha yaşamış oldum.

Dünya turumun Küba seferi; diğer seyahatlerimde de olduğu gibi hiç bir zaman unutamayacağım, maceralarla dolu, her yaşadığım anı görüntülediğim, bol bol gezdiğim bir anı olarak hafızalarıma kazınarak geçti. Artık bu deneyimimden sonra durmam olmazdı. Yeni yeni yerler keşfetmek, gezmek ve görmek için yeniden yollara düşmeliydim. Küba dönüşümden sonra kapıda yaz vardı, her yazları benim için memleketim demek olduğu için sırada tabiki çocukluğumun geçtiği Tavas ve Denizli vardı. Öylede oldu. Bir kaç ay sonrası yeniden memleketimdeydim.

Sonrasında ise Dünya’nın diğer bir ucu Vietnam’a gittim. Vietnam’da tek başına bir Tavaslı 🙂 Vietnam’da yaşadıklarımı, gördüklerimi ve gezdiğim yerleri bir sonraki makalemde kaleme almaya çalışacağım. Umarım bu yazımı zevkle keyif alarak okumuş ve beğenmissinizdir. Bu makalemle Küba’ya gitmek isteyipde gidemeyenleri gitmiş kadar yaptıysam ne mutlu bana.
Umarım başta kaleme aldığım; nasıl çok gezebildiğimi ve gezilerimi nasıl finanse ettiğim konusunda yazdıklarımı dikkate alırsınız ve birgün sizlerde yollara düşersiniz.

Başta eş ve dostlarımı ve beni takip eden tüm seyahatseverleri bir sonraki seyahatnamemde buluşmak dileğiyle sevgi ve saygıyla selamlıyorum,

Mehmet Han
24.11.2013